Eğitime Işık Tutanlar -ÖZEL BÖLÜM-

Hikayemiz “Düş Kurucular’ın” yüreklerinde saklayıp büyüttükleri düşleri sıcacık tebessümleriyle süsleyip parmaklarının içine alıp binlerce yıldız misali gökyüzüne saçı vermesi ile başladı. Bir göz açıp kapamaya, bir nefes alıp vermeye umutlar büyüdü çiçek oldu, her bir çiçek yurdun dört bir yanına dağılıverdi. Düş Kurucu hocalarımız yaşadıkları yerlerde her damın bacasından bir toz taneciği olup düşüverdiler yeryüzünde çocuk sesleri ile bezeli her haneye.

Yıl 1978, kocaman bahçeden geçip küçük demir kapıdan sağa dönüyoruz annemin elini o kadar sıkı tutuyorum ki yıllar sonra bile okulun ilk günü tüm ayrıntıları ile aklımda. İki kanatlı dar kapı binaya sonradan eklenmiş gibi karşıda duran büyük kapının yanında o kadar gösterişsiz ki. Demir kapıdan geçip bir kaç adım atıyoruz solumuzda kalan dar merdivenlere dönüp bir üst kata çıkıyoruz. Sonra sağa dönüp koridordaki soldan ikinci kapıdan içeri giriyoruz. Birinci sınıf öğrencilerine göre kocaman bir sınıf, önümüzde ki beş yıl boyunca aynı sınıfı paylaşacağım kız ve erkekler sıralara yerleşmeye çalışıyorlar. Öğretmen kürsüsünün karşısındaki sıralardan ikinci masaya oturuyorum yanım da annem. İlk ders girip çıkanlar, sonradan gelenlerle kapı hiç kapanmadan devam ediyor.Hocamız kendisini tanıtıyor ben Hüseyin Karavaş.

İlk zil çalıyor koridorda yeniden sesler yükseliyor. Hüseyin Hocamızın işareti ile annelerimiz oturdukları sıralardan kalkıp koridora çıkıyorlar. Sanki daha önce aralarında konuşulup anlaşılmış bir sahne. Teneffüsün bitiş zili ile birlikte sınıf kapımız kapanıyor. Yine ilk dersteki gibi karmaşa tekrarlanıyor ağlayanlar, kapıya doğru gidenler. Hocamız hadi bakalım çocuklar sizler artık kocaman insan oldunuz size yakıştığı gibi sessizce sıranıza geçin diyor. O kadar içten bir ses ki yumuşacık aynı ses tonu devam ediyor, çocuklar anneleriniz dışarıda sizi bekleyecek. İsterseniz kapıyı kapatmayalım. Sesi o kadar samimi, sakin ve güven verici ki.

Çamdan dışarı bakıyorum boyum pencereye bile zar zor yetişiyor. Okulun ilk gününü o kadar net hatırlıyorum ki okulun bahçesine girişimiz, kapıdaki o büyük karmaşa, sınıfımızda parkenin kauçuk ayakkabının baskısına verdiği minik serzenişler. Hepsi tekmili birden hafızamda yer etmiş. Sonrasında her şey birden silikleşiyor sanki, yada değişime alışıyor insan. Böyle kopuk kopuk bir kaç anım daha var.

Zaman bir toz bulutu olup kanatlanıyor sanki göz açıp kapayıncaya kadar boylarımız bir kaç karış uzayıp o ulaşılmayan pencerelerin camlarını açan haşarı çocuklar oluveriyoruz. Geçmişten kopup gelen diğer bir anı ise tüm sınıfımızın Atatürk büstünün önünde çektirdiği mezuniyet fotoğrafı. Dört sıra oluyoruz,bizler önde ilk merdiven basamağına oturuyoruz diğer arkadaşlar ayaktalar. Öğretmenimiz Atatürk büstünün önünde. Çantalarımızı arkaya bırakıyoruz, arkamızda Atatürk’ün gençliğe hitabesi.

3. anım ise ilkokul dördüncü sınıf karnem o sene teşekkür belgesi yok, Kadırga Parkında Bahçeli Kahvenin arkasındaki banklardan bir tanesine oturup karneme bakıyorum. Bugün bile tebessüm ettiriyor beni. Bahçedeki maçlarımız, koşuşturmalarımız ve her sene başında kapladığım defter ve kitaplarım.

Bu sefer ki kahraman benim hayatımdan, o göz açıp kapanıncaya kadar geçen koskoca beş yılın mimarından bahsetmek istiyorum size. Bana yazı yazmaktan keyif almayı, kitapların gizemli sayfalarında gezinmeyi sevdiren, düşünmeyi, sorgulamayı öğreten sevgili öğretmenim Hüseyin Karavaş. Bu satırları anlayacağınız hayatımın en önemli değerlerinden birisi olan sevgili hocam için kaleme alıyorum keşke bir parça daha zamanım olsa idi de onu size kalıcı bir kitapla aktara bilseydim. Kim bilir belki korana günlerinden sonra nasip olur.

Evet çok şanslı idim tüm yazı dizisi boyunca anlattığım “Eğitime Işık Tutanlar” dizisinde ki masal kahramanlardan bir tanesi de benim öğretmenim olmuştu. Hüseyin Hocam sizlere anlattığım düşlerimizin kahramanlarından bir tanesi idi. Bilinen hikayelerdi, aynı sokakta beraber büyüdüğümüz düş yürekli çocuklarının hikayeleri misali. Onlar bu zamanın kahramanlarıydı. Alışıla gelen kahramanlara benzemiyorlardı, ne özel kıyafetleri nede insan üstü güçleri vardı(!). Hikayelerimizin kahramanların en büyük özelliği, onlar düş kurucularımızdı. Hüseyin Hocam bize düş kurmayı öğretti. İnsanın hedeflerinin olması gerektiğini, o anlattı biz dinledikçe öğrendik. Onun için Hüseyin Hocamın hikayesi de bu hikayelerden di sadece bizlerle sınırlı kalmamalıydı. Eğitime ışık tutanlar yazı dizi ile amacımız bir yerlerde saklanıp gizlenmiş, yaşamlarını mesleklerine adamış, emeklerini acımasızca vermekten çekinmeyen bu kahramanlarımızın isimlerini kulaklarımıza fısıldaya bilmekti. Onların hikayeleri ile binlerce genç meslektaşlarına örnek olabilirlerdi, genç meslektaşları için bu hikayeler yepyeni başarı ufuklarını  resmedecekti. Fakat bugün biliyoruz ki bu isimleri yüksek sesle haykırmalı ve bunu sadece kendimize olan saygımızdan dolayı yapmak zorundayız.

Dün ve düne ait her şey artık geçmişti. Bugün daha iyisini ve daha güçlüsünü ortaya koymak için her sabah erkenden uyanmalı, olumsuz diye adlandırılacak ne varsa üzerini bir kalem dokunuşu ile çizmeli, her dokunuşta bir yürekte yeniden binlerce tohuma hayat vermeliydi yeni öğretmenler. Kahramanlar sahillere yayılan milyonlarca deniz yıldızı misali öğrenciye hayat vermek için amansızca çalışıp didinirken bizler de elimizden geldiğince onlara yardım edebilmeliydik. Amacımız bir düşün peşine takılıp saatlerce dağ taş aşacak her güzel yürekli kahramanın hikayesini dinlemek, onların sesi olup anlatmaktı. Hesapsız, plansız ve beklentisiz. Artık biliyorum ki onlar düşlerimizde ki modern zaman kahramanlarıydı.

Hüseyin Hocam iyi ki öğretmenimdiniz ve iyi ki yollarımız kesişti.

Öğrenciniz Mitat Özder

 

Bonus: Sen Ne Kadar Kadırgalısın?

No votes yet.
Please wait...
Voting is currently disabled, data maintenance in progress.

Yorum Yaz